CHARLIE KAUFMAN SİNEMASINDA ANLAM ARAYIŞI

Film başlar. Daha ilk sahnesinde filmin kahramanını görürsünüz. Kendisi son derece sıradan bir insandır. Ama birazdan oldukça sıra dışı olaylar yaşayacaktır. Film ilerler. 10-15 dakika geçer, ama siz hala tam olarak ne olduğunu çözememişsinizdir. Film biter. Ve siz kendi kendinize “Az önce ne izledim ben?” diye sorarsınız. Çünkü izlediğiniz şey, daha önce izlediğiniz hiçbir şeye benzemiyordur. Çünkü siz az önce, Charlie Kaufman tarafından yazılan bir film izlediniz.

Yazıya başlamadan önce, filmlerdeki sürprizlerle ilgili o klasik “spoiler alert” uyarımı yapmayacağım. Çünkü, ben her ne kadar filmlerden bahsetsem de paylaşacağım hiçbir sürpriz, filmlerin kendisi kadar sürpriz olmayacak. O yüzden, filmleri izlememiş olsanız da bu yazıyı gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz.

Şimdi yazıya başlayabilirim. Ama önce, Charlie Kaufman’ın Eternel Sunshine ile Oscar aldığı o anı bir hatırlayalım.

PROBLEM I: KENDİNDEN NEFRET ETMEK

Charlie Kaufman filmlerinin hemen hepsinde, filmin kahramanı kendinden nefret eder. Örneğin Being John Malkovich’te film, Craig Schwartz’ın bir kukla oyunuyla başlar. O oyunda kukla, aynada kendisini gördüğünde şok olur. Çok sinirlenir ve aynayı kırar.

bjm1

Charlie Kaufman’ın bir kitabı sinemaya uyarlama sürecini anlattığı Adaptation filminde, filmin kahramanı -yani kendisi- Charlie Kaufman da kendisinden nefret eder. Hatta bu durumu şöyle özetler:

Panik durumum, kendimden nefret etmem ve değersiz küçücük varlığım dışında hiçbir şeyi anlamıyorum.

Charlie Kaufman – Adaptation

Eternal Sunshine filminde de Jim Carrey’nin canlandırdığı esas adamımız Joel Barish de kendisinden nefret eder. Hatta filmim 2 disklik “Special Edition” versiyonunda yer alan çıkarılmış bir sahnede Joel Barish bir parkta, “kendimden nefret ediyorum” der.

Peki neden bu insanlar kendilerinden nefret etmektedir? Daha doğrusu insan neden kendini sevmez? Cevap basit. Çünkü kimse, bizimle bizim kadar yaşamadı. Kimse bizim, kendimizi en çaresiz hissettiğimiz anları görmedi. Kimse, yapmaya cesaret edemediğimiz o şeyde bizimle birlikte değildi. Kimse, bize bizim kadar tahammül etmedi. Kimse, yıllar önce verdiğimiz o yanlış kararla her gün bizim gibi yüzleşmedi. Kimse, bizim bize yaptığımızı yapmadı. İşte bu yüzden kendimizden nefret ediyoruz. Çünkü bizle ilgili kimsenin bilmediği şeyleri biliyor ve bununla yaşamaya çalışıyoruz. İşte bu yüzden kendimizi değersiz görüyoruz. Çünkü kimse, bizi bizim kadar iyi tanımıyor.

Charlie Kaufman filmlerinde işlenen kendinden nefret etme temasına, psikolog Jordan B. Peterson da çok satan kitabı 12 Rules for Life: An Antidote to Chaos’ta (Hayat İçin 12 Kural: Kaosa Çare’de) değinir. Hatta “kendinden nefret etme” konusunu hayatın ikinci kuralında işler.

Jordan Peterson’a göre hayatın ikinci kuralı şudur: Kendine, sanki yardım etmekle yükümlü olduğun birisi gibi davran. Çünkü kendini kendin olarak görürsen yardım etmeyeceksin. Çünkü kendinle ilgili kimsenin bilmediği şeyleri biliyorsun ve bu yüzden kendine değer vermiyorsun. Ama kendini kardeşin, bir yakının ya da örneğin ev hayvanın, köpeğin olarak gördüğünde hasta olduğunda ilgilenirsin, bir ihtiyacı olduğunda giderirsin, yardıma ihtiyaç duyduğunda yardım edersin. İşte bu yüzden Peterson, “kendine, sanki yardım etmekle yükümlü olduğun birisi gibi davran” diyor.

Peki kendinden nefret etme problemini Charlie Kaufman nasıl çözmeyi deniyor?
Being John Malkovich filminde Craig, eşi uyuyunca gece yarısı gizlice bir kukla oyunu sahneler. O oyunda da canlandırdığı kuklalar, kendisi ve iş yerinde aşık olduğu Maxine’dir. Ve aralarında şöyle bir diyalog geçer:

MAXINE: Söylesene Craig, neden kuklacılık?

CRAIG: İşin aslı Maxine, aslında ben de tam olarak bilmiyorum.

Belki de bir süreliğine başka biri olma fikri…

Başka birinin vücudunda olmak, başka şekilde düşünmek, başka şekilde hareket etmek, başka şekilde hissetmek…

MAXINE: İlginç, Craig.

Being John Malkovich

Charlie Kaufman’ın kendinden nefret eden birisine çözümü, başka biri olmaktır. Çünkü, Kaufman’a göre insan bedeni -Human Nature filminde Lila’nın da dediği gibi- bir hapishanedir.

Hayatımın geri kalanını hapiste geçireceğim. Ne olmuş yani? Zaten hayatım boyunca hapisteydim. Kan, doku ve salgılanan hormonlardan bir hapis. İnsan bedeni denen bir hapishanedeydim.

Lila – Human Nature

İşte bu yüzden Charlie Kaufman, insanların 15 dakikalığına başka biri olabildikleri yani John Malkovich oldukları bir film yazmıştır. Andy Warhol’un “gelecekte insanlar 15 dakikalığına ünlü olacak” sözüne de atıfta bulunarak insanları 15 dakikalığına başka biri yapmayı denemiştir. Çünkü kendinden nefret eden insanın tek kurtuluş yolu başka biri olmaktır.

Ama başka biri olmak asla bir çözüm olmaz. Çünkü başka biri olmak, sadece bir kaçıştır.

Being John Malkovich’te Craig her ne kadar başka biri olduğunda başka şekilde düşüneceğini, başka şekilde hareket edeceğini ve başka şekilde hissedeceğini zannetse de John Malkovich olduğunda yine kuklacılık yapar, yine Maxine’den hoşlanır. John Malkovich olmak, Craig’i başka biri yapmaz. John Malkovich olmak, Craig’i farklı bir bedende yine Craig yapar. Çünkü cevap ya da anlam başka bir vücutta ya da başka bir yerde değildir.

LUKE: Orada ne var?

YODA: Yanında götürdüklerin dışında hiçbir şey.

Star Wars Episode V: The Empire Strikes Back

O tepelerin zirvesinde bulabileceğin tek Zen, oraya yanında götürdüğün Zen’den başka bir şey değil.

Zen And The Art Of Motorcycle Maintenance

Robert M. Pirsig

Sf. 237

PROBLEM II: DÜŞÜNCELER

Charlie Kaufman’a göre, düşünceler bir lanettir. Buna da ilk olarak Being John Malkovich’te değinir.
Craig, hayranı olduğu kuklacı Derek Martini’yi televizyonda görünce yanında oturan şempanzeye şöyle der:

Maymun olduğun için ne kadar şanslı olduğunun farkında bile değilsin. Çünkü bilinç, korkunç bir lanettir.

Düşünüyorum, hissediyorum ve acı çekiyorum.

Craig Schwartz – Being John Malkovich

Peki düşünceler neden bir lanet olsun ki? Sonuçta biz, insanoğlu bu noktaya düşüncelerimiz sayesinde gelmedik mi?

Bir probleme çare bulmak için düşünmek farklı bir şey, her şeyi düşünerek anlayabileceğimizi, anlamlandırabileceğimizi zannetmek farklı bir şey. İkincisi, hayatımızı zehir eden bir düşünce şeklidir. Neden mi? Çünkü düşünceler her şeyden önce “ikilik” (duality) yaratır. İyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış gibi tüm ikilikler düşüncenin ürünüdür. Bu ikilikler, bizim olanı olduğu gibi görmemizi engeller. Her şeyi iyi-kötü, güzel-çirkin kalıplarıyla görmeye başlarız. Bu da kötülükteki iyiliği, çirkinlikteki güzelliği görmemizi engeller. Bu kalıplarla düşündüğümüz için de şeyleri oldukları gibi göremeyiz ve hayatı, ona bakıp; onu göremeden yaşarız.

Zen Budizm’e göre düşünmek, acı çekmektir. Çünkü düşünceler arzuları körükler. Düşünmek daha fazla parayı, daha fazla şöhreti kısaca daha fazlayı arzulamamıza neden olur. Ortaya da hep başka bir yerde, durumda, pozisyonda olmayı istediği için bulunduğu ortamdan ya da sahip olduklarından hiçbir zaman keyif alamayacak bizler çıkar. Peki daha fazlasını istemenin ne gibi kötülüğü var diyebilirsiniz. Sonuçta insanlar bu noktaya, daha fazlasını arzulayarak gelmiştir. Daha fazlasını istemekte bir problem yok. Problem bunun sınırının olmamasında. Şu an bir işim var. Ama daha iyi bir yerde çalışabilirim. Haydi diyelim daha iyi yere geçtim. Ama bu sefer de maaşım yeterli olmayacak. Hatta unvanım da daha iyi olmalı. Evim var ama daha iyi bir eve sahip olmalıyım. Arabam var, ama neden son model değil? Bizler, daha fazlasının peşinde bir hayat yaşarken aslında, daha az bir hayat yaşarız. Çözüm, arzuları körükleyen bu düşüncelerden kurtulmaktır.

Charlie Kaufman, düşüncelerden kurtulmanın ne ifade ettiğini Eternal Sunshine filminde, filme de ismini veren Alexander Pope’un Eloisa to Abelard şiiriyle anlatır.

How happy is the blameless vestal’s lot! 

The world forgetting, by the world forgot. 

Eternal sunshine of the spotless mind! 

Each pray’r accepted, and each wish resign’d; 

 

Ne mutludur masum rahibelerin yazgısı,

Dünyayı unuturken, unutulan dünyayla.

Berrak zihnin ebedi güneş ışığı.

Her dua kabul edilmiş ve her arzudan vazgeçilmiş.

Eloisa to Abelard – Alexander Pope

Eternal Sunshine filmi, Charlie Kaufman’ın düşüncelerden kurtulmak için denediği bir çözümdür. Kaufman’a göre düşüncelerden kurtulmanın yolu, o düşünceleri oluşturan nedeni ortadan kaldırmaktır. Filmde de bu neden Joel’in eski sevgilisi Clementine’dır. Joel, Clementine’ı hafızasından sildirerek berrak zihnin sonsuz güneş ışığını tatmayı dener. Ama bu, çözüm olmaz. Çünkü düşünceler silinse de aynı hisler tekrar oluşur. Hatta Charlie Kaufman’a göre bu kesin kuraldır. Çünkü filmde hafızasını sildirip aynı kişiden tekrar hoşlanan tek kişi Joel Barish değildir. Hafıza sildirme şirketi Lacuna’da çalışan Kirsten Dunst’ın oynadığı Mary de hafızasını sildirdikten sonra şirketin sahibi Dr. Mierzwiak’tan tekrar hoşlanır.

Kaufman’a göre problem düşüncelerdir, ama çözüm hafızayı sildirmek değildir.

Peki Kaufman’ın iki problemi “kendinden nefret etmenin” ve “düşüncelerden kurtulmanın” çözümü nerededir? Çözüm yani anlam:

Sevmekte,

Herkesi kucaklamakta,

Bir şeyi tutkuyla yapmakta,

Ölümlü olmakta,

Yola devam etmekte,

Harekete geçmekte,

Ve denemektedir.

ANLAM SEVGİDE

Charlie Kaufman, Adaptation filminde bize dünyaya ne için geldiğimizi söyler.

John Laroche, orkidelerden bahsederken şöyle der:

Konu şu ki harika olan şey, her bir çiçeğin onu polenleyen böcekle arasında özel bir ilişkinin olması. Her bir orkide için, özellikle o orkideye çekilmesi için ona birebir benzeyen bir böcek var. Bir ikizi var. Onunla birlikte olmak dışında başka hiçbir şey istemeyen bir ruh eşi var.

Böcek uçtuktan sonra, birlikte olacak başka bir ruh eşi çiçek bulur ve onu polenler.

Ve ne böcek ne de çiçek, bu birlikte olmanın önemini kavrayabilir. Yani onların bu küçük dansı sayesinde dünyanın devam ettiğini nereden bilebilirler ki?

Ama dünya bu dans sayesinde devam ediyor. Sadece basitçe yapmaya tasarlandıkları şeyi yaparak onlardan daha büyük ve büyüleyici bir amaca hizmet ederler.

Bu açıdan bize, nasıl yaşamamız gerektiğini söylerler. Sahip olduğun tek barometrenin kalbin olduğunu anlatırlar. Çiçeğini bulduğunda, onunla arana hiçbir şey girmemesi gerektiğini söylerler.

ekran-resmi-2019-01-06-23.33.11
John Laroche - Adaptation

Kaufman’a göre yapmaya tasarlandığımız şey, kalbimizi barometre yapmak, onunla ölçüp biçmektir. Sadece onu dinlemektir.

“Tamam, kalbimizi dinleyelim de sonuçta başımıza ne belalar geldiyse hep kalbimizi dinlediğimiz için gelmedi mi?” diye düşünebilirsiniz. Ama bunun bir önemi yok. Çünkü bize düşen sevmektir. Neden mi? Bunu Donald Kaufman söylesin.

Adaptation filminde Donald Kaufman ve Charlie Kaufman arasında şöyle bir diyalog geçer:

CHARLIE: Lisedeydik. Kütüphanenin penceresinden seni izliyordum. Sarah Marsh ile konuşuyordun.

DONALD: Aaa evet. Tanrım. Ona çok aşıktım o zamanlar.

CHARLIE: Biliyorum. Onunla flört ediyordunuz ve sana karşı çok iyiydi.

DONALD: Hatırlıyorum evet.

CHARLIE: Sonra, sen oradan uzaklaştığında Kim Canetti’yle birlikte seninle dalga geçtiler. Ve sanki “bana” gülüyorlar gibi rahatsız oldum. Ama sen bunların hiçbirini bilmiyordun. O kadar mutlu görünüyordun ki…

DONALD: Biliyordum hepsini. Duydum onları.

CHARLIE: İyi de o zaman nasıl bu kadar mutlu olabiliyordun?

DONALD: Sarah’yı seviyordum Charles. Bu aşk bana aitti. Bu aşka sahiptim. Sarah’nın bile bu aşkı benden almaya hakkı yok. Kimi istersem onu severim.

CHARLIE: Ama senin acınacak halde olduğunu düşünüyorlardı.

DONALD: Bu onların problemi, benim değil. Sen, sevdiğin şeysin. Seni seven şey değilsin. Çok uzun zaman önce, bunun böyle olduğunu anladım.

Bu bakış açısını François Dupeyron’un yönettiği İbrahim Bey ve Kuran’ın Çiçekleri filminde de görürüz. Sufi bir Türk’ü canlandıran Ömer Şerif, aşk acısı çeken Momo’ya şöyle der:

Bunun bir önemi yok. Ona olan aşkın, senin. Sana ait. Seni bağlar. Reddetse bile bunu yıkamaz. Sadece bundan faydalanamamış olur.

Verdiğin şey, senin olur Momo. Ama sakladığınsa, sonsuza dek kaybolur.

Charlie Kaufman’a göre anlam -Tasavvuf’ta da olduğu gibi- sadece sevmededir. Çünkü biz sevdiğimiz şeyiz. Daha doğrusu sevdiğimizde dönüştüğümüz şeyiz. Çünkü aşıkken dönüştüğümüz kişi, aslında olmamız gereken kişi. Sevmek bize kim olmamız gerektiğini hatırlatır. Ve ancak sevince bencillikten kurtuluruz. Çünkü “Bir aşk yüzünden elbisesi yırtılan, hırstan, ayıptan, adamakıllı temizlenir” (Mesnevi I: 20).

Kalbimizle hareket ettiğimizde aynı zamanda daha önce fark etmediğimiz pek çok şeyi görür, pek çok sırra da erişiriz. Çünkü “Aşk, Tanrı sırlarının usturlabıdır” (Mesnevi I: 110). Güzel düşünür, güzel bakar, her detayda güzeli görürüz. Daha önce hiç görmediğimiz gibi.

Ama ya aşk acısı? Aşk acısı mı? “Sevgili, her acıya lezzet verir” (Mesnevi I: 805). O, istediğini alamamanın acısı olmasın? O, bir şey verdiğinde anında karşılığını beklemenin acısı olmasın? O, aşk yerine alışveriş yapmak isteyenin acısı olmasın?

ANLAM HERKESİ KUCAKLAMADA

Charlie Kaufman’ın ilk yönetmenlik denemesi olan Synecdoche New York filminde, tiyatro yönetmeni Caden, kendi hayatını sahnelemeyi düşünür. Ama provalar yıllar sürer ve oyun bir türlü sahneye konamaz. Sonunda Caden bir şey fark eder.

Şimdi, nasıl yapılacağını biliyorum. Dünyada yaklaşık 13 milyon insan yaşıyor. Bu insanların hiçbiri fazlalık değil. Hepsi, kendi hikayelerinin kahramanı. Hepsine hak ettiği değeri vermek gerek.

Caden – Synecdoche New York

Kaufman’a göre anlam, kendini anlatmaya çalışmak değildir. Anlam, herkesi dinlemektir.

ANLAM BİR ŞEYİ TUTKUYLA YAPMAKTA

Charlie Kaufman’ın neredeyse tüm karakterlerinin tutkuyla bağlı olduğu bir uğraşı var. Örneğin Being John Malkovich filminde Craig’in tutkusu kuklacılıktır; Adaptation’da John Laroche’un tutkusu orkidelerdir. Hatta Adaptation filminde John Laroche’un orkidelere olan tutkusu Meryl Streep’in canlandırdığı Susan Orlean’ın dikkatini çeker.

İnsanların bu bitkileri istediği gibi bir şeyi çok istemek istedim.

Susan Orlean – Adaptation

Bir şeyleri tutkulu biçimde önemsemenin, nasıl hissettirdiğini bilmek istiyorum.

Susan Orlean – Adaptation

Anlam, tutkulu bir uğraştadır. Çünkü tutkulu uğraşınız sayesinde kendinizi unutursunuz, geçmişi yada geleceği düşünmeyi bırakıp o uğraşla ilgilenirsiniz. O uğraşın kendisi olursunuz.

Ahlatlı Hürrem Şah’ın yaptığı Sivas, Divriği Ulu Camii’nin hikayesi işte bu tutkuya çok iyi bir örnektir.

Kimi masal, kimi gerçektir.
Ama hepsinde gerçekten izler vardır.
Tıpkı bu caminin hikayesi gibi. 
Usta, beyden emir almış: “Şanı, asırları deviren bir cami yap” demiş.

Usta günlerce düşünmüş, ardından beye haber salmış.
Bey, ustayı dikkatle dinlemiş.
Usta, “Beyim öyle bir mabet inşa edeceğiz ki görenler taş dile geldi diyecekler” demiş.
Devam etmiş usta sözlerine: “Taşın ruhu vardır beyim, bilir misin?”
Bey önce duraksamış, ardından “taş topraktandır, sudandır, nasıl ruhu olur?” deyivermiş.
Usta başlamış anlatmaya: “Beyim tuğlanın, ahşabın, çivinin her birinin ruhu vardır. Eşyanın tabiatına hükmetmelidir ki usta, eşya dile gelip zikretmelidir.”

Bey, düşünmüş ustanın söylediklerini.
O düşünürken, usta ruhunu taşa işlemiş.
Taş, taş üstüne yükselmiş.
Bey ve usta cami bitince bir araya gelmişler.
Usta, “Görür müsün beyim, nice motifler vardır, her biri birbirinden ayrıdır. Tıpkı, kainattaki her varlığın birbirinden farklı oluşu gibi, hepsinin ayrı bir ruhu olduğu gibi” demiş.
Bey, ustanın hünerine hayran kalmış ve söze girmiş: “Görürüm, görürüm lakin hala taşın ruhu nasıl olur onu bilemem” demiş.

Usta, tekrar söze koyulmuş: “Ruhun olmasa topraktın beyim. Ruh üflendi, cana geldin. Bu taşa da bana da can veren Rahman’dır. Toprak, ruh üflenince cana geldi. Ben ruhumu, taşa emanet eyledim. Bedenim tekrar toprak olacak, ancak ruhum bu taşlarla kalacak. Bu taşlarla namaza duracak, bu taşlarla Kur’an okuyacak.”
Bey, ustanın söylediklerini anlamasa da yıllar sonra Ulu Cami’ye bakanlar ustanın ruhunu taşa işlediğini anlayacaklardır.

Ulu Cami’yi bezeyen taşlarda bazı vakitlerde namaz kılan, bazı vakitlerde Kur’an okuyan gölgeler belirir.
Derler ki “usta ruhunu taşa işledi, ruhu zikrine devam etti”.
O halde biz de toprağa kavuşmadan ruhumuzu taşıyacak bir mana bulmalıyız.

Seni, ustanın ruhunu işlediği taşlarla baş başa bırakıyorum ki sen de taşın sırrına eresin, ruhunu manaya teslim eyleyesin.

Kervan Belgeseli – 5. Bölüm

29104268_10155323946421592_5197000390544982016_o
Sivas, Divriği Ulu Camii

ANLAM ÖLÜMLÜ OLMAKTA

Synecdoche New York’ta, Caden ölüm hakkında şöyle bir şey der:

Hepimiz, ölüme doğru koşuyoruz. Ve hala buradayken, şu an sağ iken hepimiz sonunda öleceğimizi biliyoruz. Ve hala hepimiz içten içe ölmeyeceğimize inanıyoruz.

Caden – Synecdoche New York

Herhalde hayatın en büyük mucizesi ölüm. Ölüm, bu anı ve diğer tüm anları değerli kılan tek şey. Hatta ölüyor olacağımızı bilmemiz de müthiş bir şey. Bundan daha müthiş olanı da ne zaman öleceğimizi bilmememiz; bunun her an içinde olabilmesi. Hiç düşündünüz mü, ölümsüz olsak nasıl bir hayatımız olurdu? Her şeyi ertelerdik. Nasıl olsa zaman var, nasıl olsa yarın var deyip planlar yapardık. Bir şeyi yapmak için motivasyonu nasıl bulabilirdik acaba? Ama ölüm bize, öyle bir lüksümüzün olmadığını söylüyor. Ölüm bize, her ne yapılacaksa bir an önce yapmamız gerektiğini söylüyor. Ölüm bize hiçbir şeyi ciddiye almamamız gerektiğini söylüyor. Ölüm bize, biteceğini bilsek de tadını çıkarmamız gerektiğini söylüyor. Eternal Sunshine’daki Joel’in son anısı hatırlayın. Hani Clementine ile Joel’in ilk tanıştıkları o an silinirken ikili arasında geçen diyaloğu:

CLEMENTINE: Hepsi bu kadar Joel. Yakında bitmiş olacak.

JOEL: Biliyorum.

CLEMENTINE: Ne yapacağız?

JOEL: Tadını çıkaracağız.

ekran-resmi-2019-01-01-23.48.14
Eternal Sunshine

ANLAM YOLA DEVAM ETMEKTE

Hiçbir Charlie Kaufman karakteri, yolundan dönmez. Başlarına ne gelirse gelsin, hepsi yollarına devam eder.

Being John Malkovich’te Craig, John Malkovich’in vücudundan çıksa da aşkının yani Maxine’in peşinden ayrılmaz. Hayatına, John Malkovich ve Maxine’in kızlarının vücudunda devam eder.

Adaptation’da Charlie, kardeşi Donald’ı kaybeder. Ama senaryosunu yazmaya devam eder.

Eternal Sunshine’da Joel, Clementine’ı hafızadan sildirme işleminin yanlış olduğunu fark eder ve tüm silme sürecinde buna engel olmaya çalışır. Hatta bence sinemadaki en iyi fikirlerden birini dener. Clementine’ı ait olmadığı bir anıya saklar. Onu, utancına gizler.

Synecdoche New York’ta ise Caden, film boyunca kendini anlamaya ve dünyaya anlatmaya çalışır. Kendi hayatını sahnelediği oyununun provalarını bir türlü bitiremez. O anlardan birisinde bu durum filmdeki bir karakterin yani Milicent Weems sözleriyle anlatılır:

Caden Cotard, ölüm ve yaşam arasındaki yarı dünyada yaşayan çoktan ölmüş bir adam. Zaman onun için yoğunlaştı ve kronoloji kafasını karıştırdı. Son ana kadar cesurca kendini anlamaya çalıştı ama şimdi taşa dönüştü.

Milicent Weems – Synecdoche New York

Caden, hayatının sonuna kadar yani taşa dönüşene kadar hep o soruya “ben kimim” sorusuna cevap bulmaya çalıştı. Film, bulup bulmadığının cevabını vermiyor ama bu arayışı yüceltiyor. O yüzden Charlie Kaufman için rahatlıkla diyebilirim ki ödüllendirilmesi gereken şey bulmaktan ziyade arayıştan vazgeçmemek. Mücadele etmekten vazgeçmemek. Ne olursa olsun sürmeye devam etmek…

Sana hayran olan insanlar, sana hayran olmayı bırakırken; ölürken; hayatlarına devam ederken; sen onları geride bırakırken; güzelliğini geride bırakırken; gençliğini geride bırakırken; dünya seni unuttukça; geçici olduğunu fark ederken; karakteristik özelliklerini birer birer kaybederken; seni aslında kimsenin izlemediğini fark ederken; aslında hiç kimsenin de izlemediğini öğrenirken sen sadece sürmeyi düşün.

Herhangi bir yerden gelmemeyi, herhangi bir yere gitmemeyi…

Sadece sürmeyi düşün. Zamanı sayarak. Şimdi buradasın. Şimdi yoksun.

Millicent Weems – Synecdoche New York

ANLAM HAREKETE GEÇMEDE

Tüm Charlie Kaufman karakterlerinin ortak özelliği kafalarına koydukları şeyi yapmalarıdır. Daha doğrusu yapmak için harekete geçmeleridir.

Human Nature’da Lila, işlemediği cinayeti kendisi üstlenir.
Being John Malkovich’te Craig, Maxine’i kurtarmak için John Malkovich’in bedeninden çıkar.
Eternal Sunshine’da Jeol, birden işi asar ve Montauk’a giden trene son anda yetişir.

Hiçbir Charlie Kaufman karakteri, bir yerlerden bir şey gelmesini beklemez. Elini taşın altına koyar ve onu gider kendisi alır. En azından almayı dener. Çünkü biz, bu hayata bizi bütün hissettirecek; bizim sevildiğimizi hissettirecek bir şeyi beklemek için gelmedik. Onu gidip almaya geldik.

Her şey, senin düşündüğünden çok daha karışık. Sen, gerçeğin sadece onda birini görebiliyorsun. Yaptığın her bir seçime bağlı milyonlarca küçük ip var. Seçim yaptığın her an hayatını mahvedebilirsin. Belki de bunu 20 yıl boyunca bilemeyeceksin. Ve asla hiçbir şekilde bunun kaynağına da inemeyeceksin. Ve bunu yapmak için tek bir şansın var. Sadece dene ve kendi boşanmanın nasıl bir şey olacağını düşün. Ve derler ki kader diye bir şey yoktur. Hayır var. Kader, senin yarattığın şeydir. Ve dünya milyonlarca yıl devam etse de sen sadece saniyenin milyonda birlik kısmında varsın. Hayatının büyük bir kısmı ya ölü olarak ya da doğmamış olarak geçti.

Ama hayattayken boşuna bekliyorsun, yıllarını her şeyi anlamlı kılacak bir telefon için, bir mektup için ya da birisinden bir bakış için harcıyorsun. Ve asla gelmiyor. Ya da geliyor gibi oluyor ama gerçekte gelmiyor. Ve sen zamanını boş bir pişmanlıkla ya da iyi bir şeyler olacağına dair daha boş bir umutla harcıyorsun. Seni bu hayata bağlayacak, seni bir bütün hissettirecek, sana sevildiğini hissettirecek.

Rahip – Synecdoche New York

Charlie Kaufman diyor ki bekleme! Hayatını bekleyerek harcama. O şey gelecek gibi olacak ama hiç gelmeyecek. O şeyi gidip yaratması gereken sensin!

ekran-resmi-2019-01-06-23.39.23
Rahip - Synecdoche New York

ANLAM DENEMEKTE

Eternal Sunshine’ın finalini hatırlayın. Joel ile Clementine, daha önce bir ilişkilerinin olduğunu ve birbirlerini unutmak için hafızalarını sildirdiklerini öğrenirler. Bunu yeniden deneme konusunda da tereddütleri vardır.

JOEL: Sende hoşlanmadığım hiçbir şey göremiyorum.

CLEMENTINE: Ama göreceksin. Göreceksin işte.

Bir şeyler bulacaksın. Ben de senden sıkılıp kendimi kapana kısılmış hissedeceğim. Çünkü bana hep böyle olur.

JOEL: Tamam.

Joel, aynı şeyleri yaşayacağını bile bile bir kez daha denemekten çekinmez. Şimdi filmin son karesini hatırlayın. Joel ve Clementine karlı sahilde yürüyor. O sahne başa sarıyor, tekrar yürüyorlar. Sahne bir kez daha başa sarıyor, yine yürüyorlar. Yani sürekli denemeye devam ediyorlar. Aynı şeyi yaşayacaklarını bilseler de. Belki bu kez, farklı bir şey olur diye.

SON SÖZLER

Ben yeni yıla bu yazıyı yazarak girdim. Çünkü o an beni en çok heyecanlandıran şey bu yazıyı yazmak, en çok olmak istediğim yer bilgisayar başıydı. Ve yazıyı bitirdiğime ne kadar sevindiğimi anlatamam. Aynı zamanda ne kadar üzüldüğümü de. Çünkü şu an elimde hiçbir şey yok. Beni en az bu kadar heyecanlandıracak yeni bir yazı bulabilecek miyim, bilmiyorum.

Charlie Kaufman’ın ise hayata dair bildiği bazı şeyler var ve bunu olabildiğince sıra dışı bir şekilde anlatmayı seviyor. Kendisi anlamı, sevmekte, herkesi kucaklamakta, bir şeyi tutkuyla yapmakta, ölümlü olmakta, yola devam etmekte, harekete geçmekte ve denemede buluyor.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Sinemada anlam arayışı üzerine yazdığım diğer yazılara göz atmak isterseniz:

Miyazaki'nin Anlamı

Richard Linklater Sinemasında Anlam Arayışı

Jim Carrey'nin Anlam Arayışı

24 YORUM
  • esra t
    Cevapla

    teşekkürler

  • Serdar
    Cevapla

    Ömer gerçekten çok güzel değerlendirmeler bunlar

  • Gökçe
    Cevapla

    Yazılarınızı çok beğenerek okuyorum, çok teşekkürler

  • Yasemin Karakaya
    Cevapla

    Şahane…

  • Enes
    Cevapla

    Ne güzel yazmışsınız, teşekkürler.

  • Erkan
    Cevapla

    Yazılarınızı takip bir ediyorum. çok güzel yazmışsınız

  • sami
    Cevapla

    hocam yüreğine, bilgine, eline sağlık. Keyifle okudum.

  • Ayşegül Bölük
    Cevapla

    Çok teşekkürler… Ne güzel olurdu oturup konuşmak üzerinde tartışmak. Sevgiler, saygılar …

  • Duygu
    Cevapla

    Çok güzel bir yazı olmuş. Kaleminize sağlık… 🙂

  • Can
    Cevapla

    Yazının kurgusu müthiş. Akıp gittim resmen, tebrikler 🙂

  • melih
    Cevapla

    Çok güzel bir yazı elinize sağlık.

  • Mustafa A.
    Cevapla

    Yazilarinizi cok begenerek okuyorum, akliniza, eliniz ve yureginize saglik.

YORUM YAP

Arayış