Kız, uzun bir tartışmanın sonunda erkeğe “Benim için bir hiçsin” dedi. Tartışmanın buraya nasıl geldiğinin veya tarafların daha önce birbirlerine ne söylediğinin bir önemi yoktu. Önemli olan tek şey, bu sözlerin erkeği nereye götürdüğüydü.

KIZ: Benim için bir hiçsin!

ERKEK: Cidden mi? Çünkü ilginçtir; ben de benim için bir hiçim.

Yani, kendimi bir hiç olarak görüyorum da. Daha doğrusu, hiç olmaya çalışıyorum. Bence herkes hiç olmaya çalışmalı zaten.

Neden mi? Şimdi kendini bir “kap” olarak düşün. Bir kap, aynı anda sadece bir şeyle dolabilir değil mi? Yani tamam, içine farklı sıvılardan oluşan bir karışım koyarsın, ama o bile temelde tek şeydir.

Eğer bir kapsan -ki öylesin, öyleyiz yani- senin görevin boş olmaya çalışmak olmalı. Çünkü ancak o zaman sürekli farklı şeylerle dolma ihtimalin olur. Nelerle mi? Aklına gelebilecek her şeyle.

Sürekli tek bir şeyle ya da aynı şeyle dolu olursan, başka bir şey alamazsın o kaba. Ve kap içindekiyle anılır.

Senin görevin içindekini uzun süre tutmamak olmalı.

Sen dol, sonra boşalt. Sonra başka bir şeyle tekrar dol, sonra tekrar boşalt. Ama, senin esas halin hep boş olmalı. Yani hep bir hiç olmalısın.

“Her gün bir yerden göçmek ne iyi. Her gün bir yere konmak ne güzel…”[1]  değil mi?

Aklıma geldi de. Şöyle bir laf var, hani herkesin ağzında: “Kendin ol”. Hayatımda bu laf kadar nefret ettiğim başka bir laf olmadı. Bu, bence birine verilebilecek en kötü tavsiyelerden birisi. Çünkü birine “kendin ol” dersen; kişi o zaman, olduğunu düşündüğü şeyi olmaya çalışır. Yani kabını, içinde var zannettiği şeyle doldurmaya çalışır sadece. Ama bir hiç ol dersen, bir şey olmaya çalışmaz; o zaman olasılıklar sonsuz olur. Her şeyle dolabilir, her şeyi deneyimleyebilir. Her şey olabilir.

“Benim için bir hiçsin” dedin ya, ben de benim için bir hiçim. İkimizin de benim hakkımda böyle düşünmesi çok güzel. Aynı frekanstayız yani.

Hiçlik üzerine bir yazıya hoş geldiğiniz. Bu yazıda, “hiçlik” kavramının doğu felsefelerinde ve kuantum mekaniğinde, ne şekilde yer aldığından bahsedeceğim.

HİÇ OLMAK = ZİHNİ BOŞALTMAK

Yan-Hui’nin Hikayesi

Taoizm’in en eski kaynaklarından biri olan The Book of Chuang-Tzu’da (Chuang Tzu’nun Kitabı ya da kısaca Zhuangzi olarak da bilinir) Yan-Hui ve Konfüçyüs arasında geçen bir hikayeye yer verilir.
Burada Konfüçyüs olarak bahsedilen kişi, aslında Chung-Tzu’dur. Chung-Tzu farklı bir düşünce okulunun lideri ve kendisinin rakibi olan Konfüçyüs’ü, kendisi gibi konuşturarak aslında Konfüçyüs’ün kendi görüşlerini benimsediğini iddia eder.

Konfüçyanizm, insana her şeyin öğretilmesi gerektiğini iddia eden bir düşünce okuludur. Bu düşünce sisteminde, bir kişinin bir kahveye girdiğinde nasıl selam vereceği, sokakta ne giyeceği gibi neredeyse her şey önceden belirlenir. Konfüçyanizm’de insanların doğası özünde yanlıştır ve insanlar ancak, çeşitli eğitimlerle desteklendiğine ve bu şekilde yaşadıklarında mutlu olabilirler.
Chuang-Tzu’nun düşünce okulu Taoizm’de ise insanın doğası en doğru kaynaktır. İnsan, o doğanın açığa çıkmasını sağlamalı ya da o doğanın açığa çıkmasındaki engelleri ortadan kaldırmalıdır.

Kısa bir Konfüçyanizm ve Taoizm girişinden sonra Yan-Hui ve Konfüçyüs (aslında Chuang-Tzu) arasında geçen diyaloğa dönebiliriz. Yan Hui, komşu eyalette halkını ezen, baskıcı bir yönetici olduğunu duyar. O yöneticiye, doğru yolu göstermek için o eyalete gitmeye karar verir. Konfüçyüs, Yan Hui’nin o eyalete gitmesine izin vermez.

Konfüçyüs: Hala aklın tarafından kontrol ediliyorsun. Sen oruç tutmalısın. Sana bir şey söyleyeyim, aklını dinlediğin sürece hiçbir şey elde edemezsin. Aklını rehber edinenlerin Aydınlık Cennet’te yeri yoktur.

Yan Hui: Benim ailem fakirdi ve bu yüzden aylarca şarap içmediğim, et yemediğim zamanlar oldu. Oruçla bunu mu kastediyorsun?

Konfüçyus: Hayır. Benim bahsettiğim zihin orucu.

Niyetlerini bir bütün haline getir. Kulaklarınla dinlemektense aklınla dinlemek daha iyi; ama hala daha da iyisi “qi” ile dinlemektir (“qi”, “çi” diye okunur, hayat enerjisi ya da ruh anlamına gelir).

Kulaklar sadece sesi kaydeder, akıl ise yalnızca analiz ve kategorize eder; qi ise boştur ve yeni fikirlere açıktır.

Eğer kendini boşaltırsan, Tao’nun kendisinden başkası sende görünür olmaz. İşte akıl orucuyla bahsettiğim bu boşluktur.

The Book of Chuang-Tzu (Penguin Classics)

İngilizceye Çeviri: Martin Palmer, Elizabeth Breuilly

Loc: 888-894; Kindle edition

Yan-Hui hikayesi bize, zihin orucundan bahseder. Yani zihnimizi tüm düşüncelerden arındırmaktan. Eğer bunu başarabilirsek, yani zihnimizi boşaltabilirsek, o boşluğa ilahi bir akış olur. Bu ilahi akış ile önyargılardan kurtulur ve asıl doğamız olan ilahi doğaya kavuşabiliriz.

Qing’in Hikayesi

Chuang Tzu’nun Kitabı’nda ağaç oymacısı Qing’in hikayesine yer verilir. Qing, hükümdar tarafından bronz çanların altına yerleştirilen ahşap stantları yapmakla görevlendirilmiştir. Bir gösteriyle bu hünerini hükümdara ve halka sergiler.
Qing işinde o kadar iyidir ki, onun ağaçları oyarak hazırladığı stantlara herkes hayranlıkla bakar. Hatta çoğu insan, Qing’in doğaüstü yetenekleri olduğuna inanır.

Hükümdar: Bu kadar güzel şeyler yapabilmenin sırrı da nedir? Hangi yöntem mümkün kılar bunları?

Qing: Ben sadece kendi halinde bir zanaatkarım. Hangi tekniğe sahip olabilirim ki? Ağaçtan bir çan standı yapmaya hazır olduğumda, benim için en önemli şey enerjimi tüketmemek oluyor.

Bu yüzden, ilk olarak zihnimi sakinleştirmek için zihin orucu tutuyorum.

Üç gün oruç tuttuktan sonra, zafer veya övgü konusundaki endişelerim; elde edeceğim unvan ya da kazanacağım para kafamda bir sorun teşkil etmiyor.

5 gün sonra, yuhalanacağıma dair düşüncelerimi veya alacağım alkışları; yeteneklerimi ya da beceriksizliklerimi de kafamdan atıyorum.

Sonunda 7 gün oruç tuttuktan sonra, öylesine sakin bir halde oluyorum ki bir vücudum ve 4 uzvum olduğunu unutuyorum.

Bu noktadan sonra beni izleyen bir hükümdar ya da gösterimi sergilediğim bir sahne kalmıyor. Tüm becerilerim konsantre oluyor ve dikkatimi dağıtan dışarıdaki her şey kayboluyor.

The Book of Chuang-Tzu (Penguin Classics)

İngilizceye Çeviri: Martin Palmer, Elizabeth Breuilly

Loc: 2870; Kindle edition

Qing’in hikayesi bize zihni boşaltmanın, aslında enerjimizi verimli bir şekilde kullanmak olduğunu anlatır. Zihni boşaltarak, enerjimizin büyük bir bölümünü alan “Acaba yapabilecek miyim?”, “Ya başaramazsam?”, “Ya bir şeyler ters giderse?” gibi düşüncelerden de arınırız. Böylece sadece yapıyor olmanın bizi fazlasıyla tatmin ettiği, herhangi bir beklentimizin olmadığı bir eyleme bürünürüz. Ki Taoizm’e göre, insan böyle yaşamalıdır.

HİÇ OLMAK = CANLI OLMAK

Taoizm’in en eski kaynaklarından Lao-Tzu’nun yazdığı Tao Te Ching’in (“Tao” yol; “Te” erdem; “Ching” de kitap anlamına gelir. Tao Te Ching’i “Yol ve Erdem Kitabı” diye Türkçeye çevirebiliriz.) XI. bölümü şöyledir:

Bir oda yapmak için duvarlar bir araya getirilse de

Sadece bir kapı ve bir pencere boşluğu açılarak içine girilip ikamet edilebilir.

Bundan dolayıdır ki,

Bir şey sadece var ise cansız atıl bir kütledir.

Ancak bir hiçliğe sahip ise canı vardır.

Tao Te Ching – XI. Bölüm

Sf. 44, Notos Kitap

İkinci Basım, 2015

Çeviri: Tahsin Ünal

Lao-Tzu, bu dizeleriyle bize bir şeyi canlı yapanın, onun sahip olduğu hiçlik olduğunu anlatır. Bir şey boş olursa, içine girebilecek bir can, bir enerji yani bir hayat var demektir.

HİÇ OLMAK = AYNA GİBİ OLMAK

The Book of Chunag-Tzu’daki bir bölüm bize, ayna gibi olmamız gerektiğini söyler.

Şan şöhreti arzulama.

Plan yapma.

Bir şeyleri yapmaya çabalama.

Bilgide ustalaşmaya çalışma.

Olanı sıkıca tut.

Ama, onu bir şey olmak için tutma.

Cennetten gelen her şeye kendini ver, ama ona tutunmayı isteme.

Sadece boş ol.

Mükemmel insanın aklı/kalbi ayna gibidir.

Bir şeylerin sonrasını aramaz.

Bir şeyleri aramaz.

Bilgiyi aramaz, sadece cevap verir.

Sonuç olarak da her şeyi halleder ve hiçbir şey ona zarar veremez.

The Book of Chuang-Tzu (Penguin Classics)

İngilizceye Çeviri: Martin Palmer, Elizabeth Breuilly

Loc: 1423; Kindle edition

Hiç olmak yani boş olmak için ayna olmak gerekir. Neden mi? Ayna ne yapar? Sadece olanı gösterir. Geçmişte gösterdiği binlerce görüntüyü düşünmez. Ya da gelecekte gösterebileceği görüntüler, onun umurunda olmaz. Ayna sadece, o an orada olanı gösterir. Yani ayna, hep şimdide ve buradadır.

Chuang-Tzu’nun ayna metaforu, bana bir Zen hikayesini hatırlatır.

Çamurlu Yol

Çamurlu bir yolda, Tanzan ve Ekido birlikte yolculuğa çıkmışlar. Bir dönemece geldiklerinde, çamurda karşıya geçmekte zorlanan, ipek kimono ve kuşağıyla çok güzel bir kız görmüşler.

“Haydi gel” demiş Tanzan. Kızı, kucağına alıp çamurlu yolda taşımış. Böylece onun karşıya geçmesini sağlamış.

Ekido, konaklayacakları tapınağa gelene kadar o gece hiç konuşmamış. Sonunda kendini tutamayıp “Biz keşişler, kadınların yanına yaklaşmamalıyız” demiş. “Özellikle de genç ve güzel olanlara. Bu çok tehlikeli. Neden böyle bir şey yaptın ki?” diye de eklemiş.

Tanzan da demiş ki:“Ben kızı orada bıraktım, sen hala onu taşıyor musun?”

Writings From Zen Masters

Penguin Classics Kindle Edition

Sf. 81

HİÇ OLMAK = GÖNLÜ CİLALAMAK

Mesnevi’de geçen Rum ve Çinli ressamlar arasındaki bir hikaye, bize “hiç olmanın” aslında “gönlü cilalamak” olduğunu gösterir.

Çinliler “Biz daha mahir ressamız, dediler. Rum halkı da dedi ki: “Bizim maharetimiz daha üstündür.”

Padişah “Sizi imtihan edeceğim; bakalım hanginiz davasında haklı?” dedi.

Çinlilerle Rum diyarı ressamları hazırlandılar; Rum diyarı ressamları ilimlerine daha vakıf kişilerdi.

Çin ressamları “Bize bir hususi oda verin, bir oda da sizin olsun” dediler.

Kapıları karşı karşıya iki oda vardı. Bir tanesini Çin ressamlar aldı. Öbürünü̈ de Rum ressamları.

Çinliler, padişahtan yüz türlü boya istediler. Yüce padişah bunun üzerine hazinesini açtı.

Çinlilere her sabah hazineden boyalar verilmekteydi.

Rum ressamları “Pas gidermekten başka ne resim işe yarar ne boya!” dediler.

Kapıyı kapatıp duvarı cilalamaya başladılar. Gök gibi tertemiz, saf ve berrak bir hale getirdiler.

İki yüz çeşit renge boyanmaktansa renksizlik daha iyi. Renk bulut gibidir. Renksizlikse ay.

Bulutta parlaklık ve ziya görürsen bil ki yıldızdan aydan ve güneştendir.

Çinli ressamlar işlerini bitirdiler. Hepsi de yaptıkları resimlerin güzelliğine sevinmekteydiler.

Padişah kapıdan içeri girip odadaki resimleri gördü̈. Hepsi akıldan, idrakten dışarı, fevkalade güzel şeylerdi.

Ondan sonra Rum ressamlarının odasına gitti. Bir Rum ressamı, karşı odayı görmeye mâni olan perdeyi kaldırdı.

Öbür odada Çin ressamlarının yapmış̧ oldukları resimlerle nakışlar, bu odanın cilalanmış̧ duvarına vurdu.

Orada ne varsa burada daha iyi göründü̈; resimlerin aksi, âdeta göz alıyordu.

Oğul, Rum ressamları Sufilerdir. Onların; ezberlenecek dersleri kitapları yoktur.

Ama gönüllerini adamakıllı cilalamışlar, istekten, hırstan, hasislikten ve kinlerden arınmışlardır.

O aynanın saflığı, berraklığı gönlün vasfıdır. Gönle, hadsiz, hesapsız suretler aksedebilir.

Gönüllerini cilalamış olanlar; renkten, kokudan kurtulmuşlardır. Her nefeste zahmetsizce bir güzellik görürler.

Mesnevi – Mevlana

Cilt I – 3467-3485; 3492; Sayfa 138 – Doğan Kitap

Çeviri: Veled Çelebi

Mesnevi’de geçen bu hikaye bize gönlü cilalamanın; hırstan, istekten ve arzudan kurtulmak olduğunu anlatır. Gönül, bu isteklerden kurtulunca, içi tek bir şeyle dolar. Sadece güzellikle. Ve bu güzellikler sayesinde insan, her nefeste bir güzellik görür. Güzel bakar, güzel görür, güzel yaşar.

HİÇ OLMAK = HER ŞEY OLMAK

Tasavvufta “hiç olmak”, sahip olunan “her şeyi vermektir”. Çünkü Tasavvuf’a göre “verdiğin şey, senin olur”. Her şeyini veren birisinin hiçbir şeyi kalmaz, işte ancak o zaman her şeye sahip olabilir.

François Dupeyron’ın yönettiği ve Ömer Şerif’in Sufi bir Türk’ü canlandırdığı Monsieur Ibrahim et les fleurs du Coran (İbrahim Bey ve Kuran’ın Çiçekleri) filminde İbrahim Bey, karşılıksız aşka tutulan Momo’ya şöyle der:

Bunun bir önemi yok. Onun için hissettiklerin senin. Bu aşk sana ait, seni bağlar. Reddetse bile bunu yıkamaz. Sadece bundan faydalanamamış olur. Ne verirsen Momo, o senin olur. Sakladığın ise sonsuza dek kaybolur.

Peki, nasıl oluyor da verdiğimiz şey bizim oluyor? Sahip olduğumuz şey, ister bir cisim olsun ister bir his. Ne olursa olsun, uzun süre bizde kalınca bir noktadan sonra bize sahip olmaya başlar. Hareketlerimize ve davranışlarımıza yön verir. Tek başına bizi tanımlayacak noktaya gelir. Ama o şey bizden bir kere çıktı mı işte o zaman bizim olmaya başlar.

Örneğin yemeğimi, aç olan komşuma verdiğimde; o yemeğin komşumda yarattığı gülümseme benim olur. Yemek, aslında o gülümsemeydi. Fakat o yemek bendeyken bu gülümseme ortaya çıkamıyordu. Yemeğimi paylaşınca işte o gülümsemeye sahip oldum. Yani yemek benim oldu. Şimdi bir düşünün. Vermediğimiz yani paylaşmadığımız için sahip olma şansını kaçırdığımız daha neler var neler?

HİÇ OLMAK = YOK OLMAK (NİRVANA)

Nirvana sözcüğünü, hemen hemen hepimiz en az bir kere duymuş ve birçoğumuz günlük hayatımızda kullanmışızdır. Markalar, teknolojik açıdan en ileri noktada olan ürünlerinde “Nirvana” ismini kullanır. Ya da insanlar, belli bir alanda çıtayı yükseltince, çok başarılı olunca, onların bu başarılarını tanımlamak için “işte şimdi Nirvana’ya çıktın” ifadesini kullanırız.

Nirvana’nın geçtiği bu ifadelerdeki temel problem, neredeyse Nirvana hakkında en ufak bir fikir sahibi olmamamız. Nirvana’yı en yüksek seviye ya da ulaşılacak son nokta zannetmemiz.
Nirvana, “yok olmak” ya da “hiçlik” demektir. Nirvana, bir seviye ya da ulaşılacak bir nokta değildir. Nirvana, Zen Budizm’in Batı dünyasında yayılmasını sağlayan filozof Alan Watts’a göre “yaşama sarılmanın sona erdiği anda ortaya çıkan yaşam tarzıdır(Alan Watts, Zen Yolu, Şule Yayınları, 1998, Çeviri: Sena Uğur, Sf. 75, 76).
Zen ustası Thich Nhat Hanh ise Nirvana’yı şöyle anlatır:

Pek çok sutra’da (deyişte) Buddha, Nirvana’nın yani acıdan ziyade fikirlerimizi ve kavramları tamamen ortadan kaldırmaktan aldığımız neşenin Üç Dharma Mührü’nden biri olduğunu öğretmiştir.

The Heart of the Buddha’s Teaching: Transforming Suffering into Peace, Joy, and Liberation (Kindle Edition)

Thich Nhat Hanh

Loc: 396

Nirvana yok olmaktır. Her şeyden önce, tüm görüşler ve kavramlardan kurtulmaktır. Şeyler hakkındaki görüşlerimiz, onlara gerçek anlamda dokunmaktan alıkoyar bizi.

Bir güle gerçekten de dokunmak istiyorsan tüm düşüncelerimizi yok etmeliyiz.

The Heart of the Buddha’s Teaching: Transforming Suffering into Peace, Joy, and Liberation (Kindle Edition)

Thich Nhat Hanh

Loc: 1937

Doğada, her şeyin temeli sayılabilecek bir terim vardır. Bu terim nirvana’dır. O da yok olmak demektir.

Nirvana tüm kavramlardan ve kavramların neden olduğu acıdan kopmaktır. Doğum düşüncesi ve ölüm düşüncesi sana oldukça acı çektirir. Biz, olmamayı oldukça korkutucu bir kavram olarak görürüz. O zaman lütfen bu kavramdan da kurtul.

 You Are Here: Discovering the Magic of the Present Moment (Kindle Edition)

Thich Nhat Hanh, Melvin McLeod, Sherab Chodzin Kohn

Sayfa 111

Nirvana, acıyı yok etmek değildir. Düşüncelerimizi ortadan kaldırmaktır. Çünkü acının sebebi, bizim düşüncelerimizdir. Düşüncelerimiz doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin, benim-senin gibi ikilikler yaratır. Bu ikilikler de bizim; olanı, olduğu gibi görmemizi engeller. Düşünceler aynı zamanda arzuları, istekleri ve hırsı tetikler. Bunlar da yine acı çekmemize neden olur.
Zen düşüncesi, “boş akıl” ya da “aklın düşünce öncesi halidir”. Çünkü bu halde düşünceden doğan ikilikler ya da arzular yoktur.

HİÇ OLMAK = VAR OLMAK

Teorik fizikçi Lawrence Krauss, A Universe From Nothing kitabında yokluğun, varlık için bir ön şart olduğunu iddia eder. Stabil olmayan yokluk, kararlı hale gelmek için varlığa dönüşmek zorundadır. İçinde bulunduğumuz evren de yoktan var olmuştur. Aksi halde olamazdı zaten.
Krauss, kitabında Feynmann’ın da çalışmalarından faydalanarak atomun içinde sürekli bir yoktan var oluş ve yok oluş olduğundan bahseder.

Tek bir elektron hareket ederken, o anda boşluktaki başka bir noktada bir pozitron-elektron çifti yoktan var oluyor. Ve sonra bu pozitron ilk elektronla çarpışıyor ve ikisi birlikte yok oluyor. Sonunda atomda, hareket eden tek bir elektron kalıyor.

A Universe From Nothing – Lawrence Krauss

Atria Books, Ocak 2012, Kindle Edition

Sf: 64

Öncül bir maddenin spontane bir şekilde boşlukta öylece ortaya çıkması ve bir şeyin yoktan var olması kesinlikle mantıksız görünüyor. Ama kuantum mekaniğinin ve yerçekiminin dinamiklerine izin verdiğimizde, bu genel kanının çok da doğru olmadığını görüyoruz.

A Universe From Nothing – Lawrence Krauss

Atria Books, Ocak 2012, Kindle Edition

Sf: 151

Kuantum yerçekiminde, evrenler spontane bir şekilde yokluktan oluşuyor ve hep oluşacaklar.

A Universe From Nothing – Lawrence Krauss

Atria Books, Ocak 2012, Kindle Edition

Sf: 64

Kuantum evreninde yaşanan bu tuhaf olaylar, elektronların anlık var olup sonra tekrar yok olmaları; yokluğun yani hiçliğin, varlığın oluşması için bir ön şart olduğunu gösteriyor. Bir yokluk olmalı ki, varlık var olabilsin. Atomaltı dünyada yaşanan bu gariplikler, beni, buradan bambaşka bir noktaya götürüyor. Hayatımıza.

Biz, şu hayatta var olabilmek için kendimizi öne çıkararak, bir şekilde kendimizi göstererek “ben buradayım”, “ben de varım” demeye çalışıyoruz. Belki de çok yanlış yerdeyiz. Var olabilmek için yapmamız gereken tek şey, sadece yok olmak olabilir.

SON SÖZLER

Hiçlik üzerine yazdığım ve Taoizm, Zen Budizm, Tasavvuf ve kuantum mekaniğinde dolaştığım bu yazıya, yukarıda bahsettiğim tüm konuları özetlediğim bir şiirle son vermek istiyorum.

HİÇLİK ŞİİRİ

Hiç olursam

Zihnim boşalır

Tüm düşüncelerim aradan çıkar

Ayna gibi olurum

 

Ayna gibi olursam

Ne geçmişle

Ne de gelecekle işim olur

Bir şeyleri kovalamam

Sadece olana cevap veririm

 

Hiç olursam

İlahi tarafımı keşfederim

Ve gerçek doğam ortaya çıkar

Bu doğayla enerjimi doğru kullanırım

Ve her işim, bir sanat eserine dönüşür.

 

Hiç olursam,

Bana dayatılan tüm kavramlar

Anlamını yitirir.

Her şeyi, başkalarının ona yakıştırdığı sıfatlarla değil

Olduğu gibi görürüm.

 

Hiç olursam,

İsteklerim ve arzularım yok olur.

Gönlüm cilalanır

Ve oraya sadece güzellik akseder.

 

Hiç olursam,

Her şeyimi vermiş olurum.

Verdiğim her şey de benim olur.

Her şey olurum.

 

Hiç olursam, var olurum.

Ben ancak ve ancak

Yok olarak, var olabilirim.

Yoksam, varım.

[1] “Her gün bir yerden göçmek ne iyi. Her gün bir yere konmak ne güzel.”
Yeniliğe Doğru, Bugünün Diliyle Mevlana – A. Kadir, 4. Baskı (1966), Sayfa: 105

KAPAK FOTOĞRAFI: Steve McCurry – Rio de Janeiro, Brazil

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Aşkın Tasavvuf’ta, evrimde ve sinemadaki hali için: Gel Gör Beni Aşk Neyledi

Jim Carrey’nin anlam arayışı ve bu arayışın Tasavvuf’ta ve Zen Budizm’deki karşılıkları: Jim Carrey'nin Anlam Arayışı

10 YORUM
  • Pickwick
    Cevapla

    Merhaba
    Gri dikdörtgen içine büyük tırnak işareti ile yazılı olan hikaye(ler) size mi ait? Bazılar size ait değil alıntı ancak baştaki kız ile erkek arasında geçen hikayeyi siz mi yazdınız?

    Ayrıca yazınızdaki zen hikayelerini ve kız ile erkek arasında geçen olayı başka yerde kullanabilir miyim?

    Sizin cümlelerinizi almak istemiyorum sadece hikayeleri anlatmak istiyorum çünkü harikalar.

    • Ömer Ceran
      Cevapla

      Teşekkürler.
      Yazılarda dikkat ettiyseniz kullandığım alıntıları sayfa numarasına kadar ayrıntılı veriyorum. Yazının ya da hikayenin altında herhangi bir kaynak yoksa o ifade veya hikaye bana aittir. Kız ve erkek arasında geçen diyalog da bana ait bir kısa hikaye, misal.
      Yazılardaki herhangi bir bölümü kaynak göstermek ve link kullanmak şartıyla kullanabilirsiniz.
      Örneğin Qing’in hikayesini alıntılarken hikayenin yer aldığı “The Book of Chuang-Tzu”ya yer verirseniz, bana ait olan kız ve erkek arasında geçen ayrılık diyaloğunu paylaşırken de bu sayfaya link verirseniz memnun olurum.

      • Pickwick
        Cevapla

        Çok teşekkür ederim, sağ olun. Yazınızdan bir alıntı okumuştum sağ olsunlar kaynak belirtmişlerdi bende blogunuzu bu sayede öğrenmiştim, iyi ki öğrenmişim. Elbette kaynak belirtirim ve bundan emin olabilirsiniz insanlar yazılarınızı okuması çok isterim. Ayrıca ilk ne zaman doğu felsefeleriyle ilgilenmeye başladınız? yani o dönüm noktanız ne idi?

        • Ömer Ceran
          Cevapla

          2002 yılında lisedeyken ablam bana Salinger’ın 9 Öykü kitabını hediye etmişti. O kitapta Salinger’daki Zen etkisi fazlasıyla hissediliyordu. Hatta kitap bir Zen koan’ıyla başlıyordu (“koan” için ustanın öğrenciye sorduğu soru diyebiliriz. Öğrenci soruyu çözdüğünde ona başka bir koan daha verilir. Aydınlanma yolunda, koan sisteminin ayrı bir önemi vardır Zen Budizm’de).
          O koan şuydu “Birbirine çarpan iki elin sesini biliriz. Ya çarpan tek bir elin sesi nedir?” Salinger’daki Zen bakış açısının zirve yaptığı öykü ise -kitabın son öyküsü- Teddy idi.
          O sene bu konular oldukça ilgimi çekti ve Budizm’le ilgilenmeye başladım. Yıllık ödevi din kültürü dersinden aldım ve konum Budizm’di.
          Hatta lise yıllığında benimle ilgili “lise 2’de Budist oldu” yazar.
          Budizm beni Taoizm’e yönlendirdi, o da Tasavvuf’a…
          Ve öyle devam etti.

  • Kenan
    Cevapla

    Hiç olmayı Cemalnur Sargut hanımdan duymuştum bir programda.İlgimi çekmişti.Birbirine uzak disiplinler gibi gözükse de karmaşık bir yapıya sahip hayat sanki.Elinize emeğinize sağlık.

  • Samime
    Cevapla

    Çok güzel makaleydi bilgilendim.. teşekkürler…

  • Esat Emre Çelik
    Cevapla

    Yazınız için teşekkürler. Hiçlik üzerine çok yoğunlaştım çok yakın gelecekte. Bununla alakalı olarak kesinlikle okumam gereken veya bilmem gereken şeyler nelerdir. Nereden başlamalıyım. Hiçliği düşünürken kafayı yemekten korkmaya başladım çünkü her yerde aklıma geliyor aslında aklımdan hiç çıkmıyor. Bana bu anlamda yol gösterir misiniz?.

    • Ömer Ceran
      Cevapla

      Ben teşekkür ederim. Hiçlik oldukça geniş bir kavram, öğrenilmesinden ziyade başı şeyleri terk ettiğimizde elde ettiğimiz düşünce durumu diyebilirim. Ben genel olarak hiçliği egoyu öldürmek, zihni düşüncelerden ve istekleri/arzuları terk etmek olarak görüyorum.
      Kaynak olarak da Mesnevi, The Book of Chuang Tzu, Tao Te Ching’i önerebilirim.

YORUM YAP

Arayış