YÜREĞİME INDIE

Indie filmleri oldukça severim. Hollywood’un tamamen tutma üzerine kurulu kurallarından uzak, bambaşka bir yerden bakar olaylara.
Bazıları sakindir, derdini anlatmak gibi bir derdi yoktur. Bahsetmesi ya da kısaca değinmesi yeter onun için.
Bazıları deneyseldir, izlemek sabır ister.
Ama neredeyse hepsinin müzikleri iyidir. Çünkü her indie film, aynı zamanda bir indie müzik hazinesidir. Şu an büyük bir hayranlıkla dinlediğim birçok indie grubu, indie filmler veya indie film fragmanları sayesinde keşfettim.
Sanırım indie filmler üzerine bu kadar güzelleme yeter. Bu yazının asıl konusuna geleyim.

Bu yazıda, aşk adına söyleyecek bir sözü olan bağımsız filmlerden bahsedeceğim. Burada bağımsızla ya da indie’yle kastettiğim arkasında filmin kontrolünü elinde bulunduran bir Hollywood yapımcı ağı olmamasıdır.
Yazıda, filmlerle ilgili çok sayıda sürprizbozana (spoiler’a) yer vereceğim için eğer bahsi geçen filmi izlemediyseniz, yazının o bölümünü atlayıp sadece fragmanla yetinmenizi ve diğer filme geçmenizi öneririm.

ONCE

Once, adlarını bilmediğimiz ve bunu bilmediğimizi ancak filmin sonunda fark ettiğimiz “adam” ve “kadın”ın aşkını anlatıyor. Bu aşka da müzik, adeta bir yan karakter gibi eşlik ediyor.

Once, belki de hayatımda izlediğim en sıcak, en samimi filmdir. Filmdeki bir sahne ise bana hiçbir Amerikan filminin vermediği bir sıcaklığı veriyor. Hangi sahne derseniz, hani filmin 2 baş karakteri “adam” ve “kadın”, adamın evinde gruplarıyla “Trying to Pull Myself Away”i çalıyorlar ya… İşte o sahnede adamın babası o daracık odaya girip onlara çay ikram ediyor. 

14188379_10153841207846592_8061483943956141569_o

Adam ve kadının hikayesine dönersek; bu hikayede ilginç olan şey, adam ve kadının birbirlerine karşı hissettikleri bu aşkın, onları birbirlerinden uzaklaştırması. Filmde aşk iki aşığı, eski sevgililerine (ya da eski eşlerine) dönmeleri için cesaretlendiriyor. 

HAROLD AND MAUDE

Harold and Maude ömrünün sonlarına yaklaşmış hayat dolu bir kadınla, hayatının henüz baharında ama ölmek isteyen genç bir erkeğin aşkını anlatıyor. Bu tanım bile filmin ne denli ilginç bir film olduğunu anlatıyor sanırım. Harold and Maude aynı zamanda, filmde sadece Cat Stevens şarkılarının yer alması açısından da benim için oldukça ayrı bir yeri olan bir film.

Peki film aşk adına ne söylüyor? Aşk, sürekli intihar parodileri deneyen ve kendini cenazelerde bulan Harold’a yaşamak için bir neden verirken; anı yaşayan hayat dolu Maude’u ise ölüme hazırlıyor. Maude, Harold’ın aşkla kendini bulması sonucu görevini tamamlamanın verdiği huzurla intihar ediyor. Maude’un ölümünü Harold’ın doğumu izliyor adeta.
Bu doğum-ölüm kısmı mitolojik temelli. Farklı kültürlere ait pek çok mitolojik hikayede yeniden doğum bir ölümle anlatılıyor. Burada da Maude’nin ölümü, aslında Harold olarak onun yeniden doğumu.

Kurtarıcı figürünün ölümü ve dirilişi tüm bu efsanelerde ortak bir motif. Mesela mısırın kökeni hikayesinde, hayalinde çocuğa görünen, ona mısır veren ve sonra ölen bu iyi kalpli figür var. Mısır bitkisi onun bedeninden çıkıyor. Hayatın ortaya çıkması için birinin ölmesi gerekiyor. Ölümün doğumu ve doğumun da ölümü meydana getirdiği bu inanılmaz şablonu görmeye başlıyorum. Her neslin bir sonrakine yol açabilmek için ölmesi gerekiyor.

The Power of Myth

Joseph Campbell

Anchor Books (May 18, 2011)

Sayfa: 131

ETERNAL SUNSHINE OF THE SPOTLESS MIND

En sevdiğim yönetmen Michel Gondry’nin işi olan Eternal Sunshine, aşk adına aslında yeni bir şey söylemiyor. Ama bunu, oldukça sıra dışı bir şekilde söylüyor.
Film, kısaca bize “bir insanı zihninden silebilirsin ama aklından silemezsin” diyor. Ama filmle ilgili dikkatimi çeken bir şey daha var. Etern Sunshine ile yönetmen Michel Gondry; ayrılığın, bir araya gelmeyle başlayan bir süreç olduğunu söylüyor.

Ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan.

Saman Sarısı – Nazım Hikmet

CASHBACK

Sean Ellis’in önce kısa film olarak çektiği, bundan tam 2 yıl sonra da kısa filmi filmin merkezine koyup uzununu çektiği Cashback her açıdan özgün bir film. Sahne geçişleri, her biri ayrı bir fotoğraf karesi titizliğiyle çekilen sahneleri ve konusu Cashback’i eşsiz kılıyor.

Peki Cashback aşk adına ne söylüyor? Sean Ellis’e göre aşk, saniyelerde gizli.

Bir zamanlar aşkın ne olduğunu öğrenmek isterdim. Aşk olmasını istediğiniz yerdedir. Sadece, onun güzellikle sarmalanmış ve hayatınızdaki saniyelerin arasına gizlenmiş olduğunu görmeniz gerekiyor. Eğer bir an için durmazsanız, onu kaçırırsınız.

Cashback – Sean Ellis

THE BRAND NEW TESTAMENT (LE TOUT NOUVEAU TESTAMENT)

En sevdiğim yönetmenlerden Jaco Van Dormael’in filmi olan ve Türkiye’de “Yeni Ahit” ismiyle yayınlanan bu filmde Dormael, yine sıra dışı bir hikayeye el atmış. Filmden bahsetmek ayrı bir yazı olacağı için ben sadece bu yazının konusuna odaklanacağım.

Filmde kendinden nefret eden ve insanları öldüren bir karakterimiz var. Bu katil karakter, her gün sokakta bir yerlere gizlenip rastgele birilerini öldürüyor. Bu öldürme rutini, onun karşısına öldüremediği bir kız çıkmasıyla son buluyor. Katil, öldüremediği o kıza aşık oluyor.

Bu aşk, katildeki öldürme isteğinin de yok olmasına neden oluyor. Üstelik filmde öyle bir sahne var ki, sinema tarihinin en özgün sahnelerinden birisi bence.

ekran-resmi-2017-05-22-00.31.08

Adam aynaya bakarken, aynadaki yansıması ona sarılıyor. Adam aynada kendisine sarılıyor. Kendisiyle barışıyor. İşte bu Van Dormael adına yeni bir şey. Dormael’e göre “ancak başkasını sevdiğinde kendinle barışabilir ve kendini sevebilirsin”.

SAFETY NOT GUARANTEED

Safety Not Guaranteed, Star Wars – Episode: IX’ı da yönetecek olan Colin Trevorrow’un ilk filmi. Oldukça özgün bir hikâyeye sahip olan filmde, Treverrow zaman yolculuğu konusuna farklı bir açıdan bakıyor. Sonuna kadar seyircinin merakını koruyan film, sürpriz finaliyle de izleyicisini ödüllendiriyor.
Bu bilim-kurgu filminin, bu yazıya konu olmasının sebebi ise gözler.

Ne bileyim, bir kadının güzelliği gözlerinde saklı değil midir? Kaç yaşında olursa olsun değişmez.

Jeff – Safety Not Guaranteed

Ben gözlerin öneminin yeteri kadar anlaşılmadığını düşünüyorum. Gözler o kadar değerlidir ki… Diyelim beğendiğiniz birisi var. Ne yaparsınız? Onun gözlerine bakarsınız.
Konuşmak istemediğiniz birisini gördünüz. Ne yaparsınız? Hemen ondan gözünüzü kaçırırsınız.
Karşınıza birisi çıktı ve onu bir yerden hatırlıyorsunuz ama bir türlü çıkaramıyorsunuz? Ne yaparsınız? Uzun süre gözlerine bakarsınız.

Göz dışında hiçbir şey, bir kişi hakkında gözün verdiği kadar bilgi vermez. Hatta kişisel düşüncem iletişim aracımızın göz olduğu yönünde. Yani aslında konuşmasak, sadece baksak hayatımız çok daha kolay olurdu.

IT’S NOT ME, I SWEAR! (C’EST PAS MOI, JE LE JURE!)

If İstanbul Film Festivali’nde izlediğim ve hayran olduğum bir film, It’s Not Me, I Swear! Film, aşk adına yeni ya da özgün bir şey söylemese de ilk aşka odaklanması ve bunu bir çocuğun gözünden olabildiğince samimi bir şekilde anlatması onu son derece özgün bir hale getiriyor.

Filmdeki esas karakterimiz Leon, komşularının kızı olan Lea’ya âşık oluyor. Leon’ın bunu fark etmesini, hislerini dile getirmesini ve reddedilmesini bir çocuğun gözünden izliyoruz.

İzlerken bir şeyi fark ediyoruz: Leon’un ilk aşkta yaşadıklarıyla herhangi birimizin en son aşkında yaşadıkları arasında, çok da bir fark yok. İlkinde gerçekleşen döngü, sondakinde de neredeyse aynı şekilde gerçekleşiyor. Çünkü her aşk aslında aynı döngüye sahip. Aynı, ama farklı.

LEON: Seni seviyorum. Söyleyeceğimin hepsi bu.
LEA: Ben de beni seviyorum. Sözümü kesmeyi bırak gereksiz şeylerle!

ANOTHER EARTH

Mike Cahill, Another Earth’te felsefi derinliği olan bir hikâye anlatıyor. Bilim-kurgunun içine bir aşk hikayesini de ustalıkla yerleştiriyor.

Film aşkla ilgili bize şunu söylüyor: Seni delirten şeye aşkla bakarsan, o şey seni kendine hayran bırakır.

Rhoda, John’a bir kozmonotun hikayesinden bahseder:

Rus kozmonotun hikayesini biliyor musun? Bu kozmonot, uzaya giden ilk insan. Ruslar, Amerikalıları alt etti yani. İşte bu kozmonot kocaman gemisiyle uzaya gidiyor, ama kendisinin yaşayabileceği alan ise küçücük.

Kozmonot orada, penceresinden Dünya’yı ilk kez görüyor. Yani demek istediğim, bu adam Dünya’ya ilk defa dışarıdan bakıyor. Ve o anda kendini kaybediyor.

Ve birden bire kontrol panelinde garip bir tik sesi gelmeye başlıyor. Kontrol panelini söküyor, aletlerini alıyor. O tik sesini bulmaya ve onu durdurmaya çalışıyor. Ama bir türlü bulamıyor. Bir türlü durduramıyor o sesi. Ses sürekli geliyor. Birkaç saat sonra bu ses ona işkence gibi gelmeye başlıyor.

Bu sesle geçen birkaç gün sonra ise bu sesin onu çıldırtacağını biliyor. Kafayı yiyor. Ne yapacak? Uzayda kapalı bir alanda tek başına. Bu sesle geçireceği 25 günü daha var.

Kozmonot şuna karar veriyor: Akıl sağlığını korumasının tek yolu bu sese aşık olmak.

Gözlerini kapatıyor, hayal gücüne dalıyor ve sonra gözlerini açıyor. Artık o tik sesini duymuyor. Onun yerine müzik duyuyor. Uzaydaki bu yolculuğunu huzur ve mutluluk içinde geçiriyor.

I ORIGINS

Mike Cahill ne kadar iyi bir hikaye anlatıcı olduğunu I Origins’te de göstermeye devam ediyor. Bilimle ruhaniliği karşılaştırırken, izleyiciye yeni kapılar açan sorular sormaktan da geri durmuyor.

Aşk adına ne söylüyor derseniz, yeni bir şey söylemiyor. Ama bunu bilim-kurguyla zenginleştirdiği için bu yazıda olmayı hak ediyor. Mike Cahill, sevdiğimiz insanı onunla daha tanışmadan, hatta henüz ikimiz de dünyaya gelmeden ve hatta dünyanın oluştuğu o ilk andan itibaren seviyoruz diyor.

Büyük patlama gerçekleştiğinde, evrendeki tüm atomlar hep birlikte dışa doğru patlayan küçük bir noktanın içinde çarpışmaktaydı.

Yani benim atomlarımla senin atomların kesinlikle o zaman birlikteydiler, ve kim bilir, belki de son 13,7 milyar yılda birçok kez birlikte çarpıştılar. Yani benim atomlarım senin atomlarını tanıyordu ve her seferinde de tanıdı. Benim atomlarım senin atomlarını hep sevdi.

Ian – I Origins

Mike Cahill’in Another Earth ve I Origins filmleri üzerine yazdığım detaylı yazıyı buradan okuyabilirsiniz.

LIZA THE FOX FAIRY (LIZA, A ROKATÜNDER)

Sinemada ayakta alkışladığım ikinci film olan Liza the Fox-Fairy, son yıllarda izlediğim en iyi filmlerden birisi. Bu arada laf ayakta alkışlamaktan açılmışken, o sinemada (City’s) bu filmi ayakta alkışlayan bir kişi daha vardı. İşte o kişi, filmleri sinemada izlemek için bana bir neden daha veriyor. Sinemaya, bu filmi benimle birlikte ayakta alkışlayan o kızı bulmak için gidiyorum. En az bunun kadar özgün bir filmde birbirimizi filmi ayakta alkışlarken bulacağımıza inanıyorum. Neden derseniz, uzun yıllar önce hayatımın bir bilim-kurgu filmi değil, bir romantik komedi olduğunu fark ettim.

Filme dönersek, Liza the Fox-fairy “selfless love” yani “bensiz aşk (bencil olmayan aşk)”tan bahsediyor.

Filmde, bir karakter olarak karşımıza çıkan “ölüm”, filmin kahramanı Liza’ya aşık oluyor ve Liza’nın başka birisiyle birlikte olmasını engellemek için Liza’yı lanetleniyor. Bu lanet, Liza’yı seven herkesin ani bir şekilde ölmesine neden oluyor.

Gerçek aşık, lanetin bozulması için tek başına yeterli değil. Lanetlenen tilki perisi de aşkının saf ve bensiz (selfless) olduğunu ispatlamak zorunda.

Filme göre lanetli geldiğimiz şu dünyada, bu lanetten kurtulmanın tek yolu kişinin; onu seveni kendini aradan çıkararak sevmesi.

ADAPTATION

Charlie Kaufman’ın yazdığı ve Spike Jonze’un yönettiği Adaptation sinema tarihinin en sıra dışı filmlerinden birisi. Bu filmden bahsetmek başlı başına ayrı bir yazının konusu olabileceği için burada duruyorum ve bu yazının konusuna odaklanıyorum.

Filmde Donald Kaufman, aşka bir Sufi gibi yaklaşıyor:

Sarah’yı sevdim, Charles. O aşk, bana aitti. O aşka sahiptim. Sarah’nın bile bunu benden almaya hakkı yok. Kimi istersem onu severim. Sen, neyi seversen osun; başkasının sevdiği şey değilsin.

Tasavvufta, aşkta karşılık beklenmez. Ben birini sevip karşılığında onun da beni sevmesini bekliyorsam; ona bir şeyler verip, karşılığında ondan bir şeyler almayı umuyorsam sizce bu aşk olabilir mi? Bu olsa olsa ticaret olur. Tasavvufa göre kişinin aşkı, onun için en büyük ödüldür. Çünkü onu yaratanına yaklaştırır.

MONSIEUR IBRAHIM (MONSIEUR IBRAHIM ET LES FLEURS DU CORAN)

İbrahim Bey ve Kuran’ın Çiçekleri ismiyle Türkiye’de yayınlanan bu filmde en sevdiğim oyunculardan Ömer Şerif bir Sufi karakteri canlandırıyor. Baş karakterin Sufi olması filmde Tasavvuf bakış açısının fazlasıyla hissedilmesini sağlıyor.

Fark etmez. Ona duyduğun aşk senin. Bu aşk sana ait, seni bağlar. Bunu reddetse bile yok edemez. Sadece bundan faydalanamamış olur. Momo verdiğin şey senin olur, sakladığınsa sonsuza dek yok olur.

İbrahim Bey – Monsieur Ibrahim

Tasavvufa göre siz verdiklerinizsiniz. Sizin göreviniz bir aşık olarak, karşılık beklemeden sadece vermek olmalı. Her şeyinizi vermelisiniz ki her şeye sahip olabilesiniz.

Şu motto hep aklınızda olsun: Ben hiçim (çünkü her şeyimi verdim); ben her şeyim (çünkü her şeyimi verdim).

CREATIVE CONTROL

Creative Control pek çaktırmasa da Sufi öğretiye sahip bir aşkın finaliyle biter.

Ve fark ettim ki, onu sevmek, seni sevmekti. Kendimi sevmekti. Çünkü hepimiz biriz.

Juliette – Creative Control

BAB’AZİZ

Nazer Khemir’in Bab’Aziz filmi hikaye içinde hikaye barındıran bir doğu masalı. Filmde derviş karakter Baba Aziz’in sevdiğine (yaratıcıya) kavuşma (ölüm) yolculuğunu izleriz. Baba Aziz, bu yolculukta torununa bir prensin hikayesini anlatır.

Tasavvufta rastladığımız aşığı hizmetkar olarak gören bakış açısı Bab’Aziz’de de mevcut. Sevgilinin yolunu ruhuyla temizlemek aşığın tek görevi.

Canınla süpür, cananının eşiğini; ancak o zaman gerçek aşık olursun.

Kızıl Derviş – Bab’Aziz

Mevlana’nın Üç Kelebek (Üç Pervane) şiiri filmde bestesiyle karşımıza çıkar. Bab’Aziz, Mevlana’nın peşinden gider: Aşk yok olmaktır.

Hepimiz mum ateşi önündeki üç kelebek gibiyiz.

Aşıklar cihanında bir efsaneyiz her birimiz.

Üç kelebekten ilki ateşe yaklaşmış ve demiş: Ben aşkı biliyorum, aşkı anlıyorum.

İkincisi ateşin yakınında yavaşça kanat çırpmış ve demiş: Aşkın ateşini biliyorum.

Üçüncüsü kendini ateşin içine atmış ve kül olmuş.

Evet evet, budur işte gerçek aşkın anlamı!

Üç Kelebek (Üç Pervane) – Mevlana

Bab’Aziz, aşk adına söyleyeceği son sözü “bakmak” üzerinden söyler.
Biz baktığımız her şeyde kendimizi görür ya da kendimizden bir şeyler ararız. Bir tür tanıdıklıktır aslında bizi, karşımızdakine yaklaştıran; onu sevmemizi sağlayan. Ama tasavvuf inanışında aşık, kendisini aradan çıkarmıştır. Aşık, baktığında sevgilisini yani ebedi olan bir aslı görür.

ADAM: Sence prens, suyun dibindeki yansımasını mı izliyor?

BAŞKA BİR ADAM: Belki de gördüğü kendi yansıması değildir.

DERVİŞ: Yalnızca aşık olmayan, kendi yansımasını görür orada.

“Güneşin ziyası duvara vurdu, duvar kendinden olmayan bir parlaklık, bir ziya elde etti.

Ey temiz ve saf kişi, neden bir kerpice gönül veriyorsun? Ebedi olan bir aslı iste.”

Mesnevi – Mevlana

II. Cilt 708-709; Sayfa 191;

Doğan Kitap; Çeviren: Veled Çelebi

 * Kapak fotoğrafı It’s Not Me, I Swear filminden

YORUM YAP

ARAYIŞ