STRANGER THAN FICTION

Üniversite birinci sınıftaydım ve dersten inanılmaz sıkılmıştım. Sonraki derse girmedim ve sinemaya kaçtım. Sinemada Finding Neverland ile beğendiğim Marc Forster’ın Stranger Than Fiction filmi vardı. Hiç düşünmeden bilet aldım.

Atilla Dorsay’ın o yılın en iyi filmi dediği Stranger Than Fiction’ı yıllar sonra yine Ankara’da bu sefer kaçtığım bir şey olmadan tekrar izledim.

Stranger Than Fiction kaderci bakış açısını merkezine alan, ölümün kaçınılmazlığı ve kurabiyelerle ilgili bir film.

Filmde Will Ferrell’ın canlandırdığı Harold Crick karakterini herhangi bir insan, Emma Thompson’ın canlandırdığı Karen Eiffel karakterini ise Tanrı gibi düşünebiliriz. Filme göre Karen’ın yazdığı roman aslında hayatın kendisi; her insan da Tanrı’nın kitabında bir roman karakteri.

Harold Crick kendisinin bir roman karakteri olduğunu öğrendiği an kaderinin de kendi kontrolünde olmadığını fark ediyor. Yazarın onu öldüreceğini anladığında ise bundan kaçmaya çalışıyor. Önce evin içinde hiçbir şey yapmadan bekleyerek ölümün onu bulamayacağını düşünüyor. Ama bir buldozerin evin duvarını yıkması sonucu Harold, kaderinden kaçamayacağını anlıyor.

İşte tam da burada Harold’ın danıştığı ve Dustin Hoffman’ın canlandırdığı edebiyat profesörü Jules Hilbert ölümün kaçınılmazlığından bahsediyor.

 Kimse ölmek istemez Harold; ama maalesef hepimiz öleceğiz. Sen de bir gün öleceksin. Bir bankta kalp yetmezliğinden, nane yerken boğularak, tatilde yakalandığın ve seni bitkin düşürecek bir hastalıktan… Öleceksin işte. Kesinlikle öleceksin. Bu ölümden kaçsan bile bir başkası seni bulacak ve sana garanti ederim onun yazdığı gibi anlamlı ve şairane de olmayacak.

Profesör Jules Hilbert

Harold, ölümden kaçamayacağını anladığında ise kitabının yazarını bulmaya karar veriyor. Çünkü eğer yazarı ikna edebilirse, kitabın sonunun değişebileceğine ve bunun onu ölümden kurtaracağına inanıyor.

Harold, yazarı bir şekilde buluyor ve kitabın tamamını okuyor. Nasıl öleceğini öğreniyor ama bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyor. Yani onu ölüme götürecek karardan vazgeçmiyor. Çünkü o da kendisi için en anlamlı ölümün bu şekilde olacağını düşünüyor. Otobüsün önüne atlıyor, hayatı pahasına o çocuğu kurtarıyor.

Stranger Than Fiction böylelikle şunu diyor: Sen insanoğlu, bir gün öleceksin ve nasıl öleceğini seçme şansın olsa bile yine Tanrı’nın sana uygun gördüğü yolu seçerdin.

Film bu noktada beni inanılmaz rahatsız ediyor. İplerin Tanrı’nın elinde olduğu kaderci bir bakış açısı yetmezmiş gibi bir de seçenekler bize sunulduğunda özgür irademizle bizim; bizim için önceden seçilen yolu tercih edeceğimiz iddia ediliyor.

Tam da bu anda paralel evrenler teorisine bir bakalım. Diyelim ki ben şu an evdeyim. Evden işe arabayla, metroyla, metrobüsle ya da vapurla gidebilirim. Ben bu seçimimi düşünürken tüm olasılıklar da aynı anda yaratılıyor ve ben sadece onlardan birini seçiyorum. Benim metrobüsle işe gittiğimi varsayalım. Aynı anda bir başka ben de işe vapurla gidiyor. Bir başkası da arabayla. Hatta bir başka ben işe hiç gitmiyor, çünkü o freelance çalışıyor ya da başka bir işte çalışıyor. Yani reklam yazarı olan bir ben’in olduğu gibi, bir futbolcu olan ben de, bir rock grubu solisti olan ben de başka bir evrende yaşamaya devam ediyor.

Kısaca, ben seçimlerimle kendi gerçekliğimi yaratıyorum. Gerçeklik ise benim sadece bir olasılığım. Tüm bu olasılıkların aynı anda gerçekleştiği evrene ise Tanrı ya da Sistem diyoruz. Tanrı, tüm olasılıkların aynı anda gerçekleştiği evrensel küme olduğu için de kutsal kitaplarda da geçtiği gibi “her an her yerde ve şüphesiz ki her şeyi gören” oluyor.

Bu bakış açısından şu anlam çıkıyor: Şu an olduğum evren olabileceğim tek evren. Aksi takdirde başka bir evrende olurdum zaten.

Şimdi oldukça şairene bir bölüme geçiyorum. Hayatımızı bir düşünelim. Daha doğrusu yaptığımız seçimleri… Hatalarımızı… Pişmanlıklarımızı….

Yaptığımız hatalara kafayı takmaya ya da o hatalardan dolayı pişmanlık hissetmeye hiç mi hiç gerek yok. Çünkü –buradan Hinduizm’e bir selam çakıyorum – denge üzerine kurulu bir sistemde tüm evrenler eşit anlamda ve önemde. Yani diğer evrenlerde de benzer nitelikteki hataları yapmış olacaktım.

Buradan Tasavvuf ve biraz da Zen’e geçiyorum: Hayat benim tercihim. Seçimlerimi ben yapıyorum. Ama simlerimin sonuçları üzerinde bir gücüm yok. Benim şu an bu evrende yapmam gereken, olan her şeyin benim için bana olduğunun bilincinde olup her şeyi kucaklamam. Seçimlerimin keyfini çıkarmam. Kendimi başka bir evrende, başka bir işte, başka bir hayatta düşünmeyip bu evrenin hakkını vermeye çalışmam… 

Mr. Nobody’de geçen Tennessee Willams’ın sözünü hatırlayalım:

Her yol, doğru yoldur. Her şey başka bir şekilde sonuçlanabilirdi. Ve yine de aynı anlama sahip olurdu.

Filme geri dönersek filmdeki en sevdiğim sahne Harold’ın gitar öğrenmeye başladıktan sonra gitar çalmaya başlayanların çaldığı ilk şarkılardan biri olan Whole Wide World’ü çalmasıydı.

When I was a young boy 
My mama said to me 
“There’s only one girl in the world for you 
And she probably lives in Tahiti.”

I’d go the whole wide world 
I’d go the whole wide world just to find her

Wreckless Eric – Whole Wide World

Filmin finali ise bize anlamın küçük önemsiz ayrıntılarda gizli olduğunu söylüyor.

Harold Bavyera şeker kurabiyesinden bir ısırık aldığında her şey düzelecekmiş gibi hissetti. Bazen kendimizi korku ve çaresizlik, rutin ve sıradanlık, umutsuzluk ve trajedi içinde kaybettiğimizde Tanrı’ya Bavyera şeker kurabiyeleri için şükredebiliriz.

Ama maalesef kurabiye olmadığında o rahatlamayı bize dokunan tanıdık bir elde ya da bir çeşit jestte ya da ince bir cesaretlendirmede ya da sevgi dolu bir kucaklamada ya da bir tesellide buluruz. Hastane sedyelerinden ya da burun bantlarından ya da yenmemiş Danimarka çöreklerinden ve alçak sesle söylenen sırlardan ve Fender gitarlardan ve belki ara sıra romanlardan ise hiç bahsetmiyorum bile.

Ve hatırlamalıyız ki her gün karşılaştığımız bu sıradan ayrıntılar, anormallikler ve ince detaylar aslında daha büyük ve soylu bir neden için buradalar. Hayatımızı kurtarmak için.

Biliyorum bu fikir size tuhaf gelebilir. Ama şunu da biliyorum ki öylece gerçekleşiyorlar. Aynen Harold Crick’in hayatını kurtaran saati gibi.

Karen Eiffel

Showing 4 comments
  • Yeşu
    Cevapla

    Kaynak olarak kullandığınız kutsal kitaptaki(bu kitap kuran olabilir,söz konusu tanımlama sıfatlandırma var kuranda) tanrının kendini tanımıyla sizin parelel evren teorisindeki olası tanrı tanımınız çok farklı.
    Tanrı kendini sistem kurucusu olan tek varlık olarak tanımlarken siz sistem olarak tanımlamışsınız.
    Ve tanrının tanımına kendi tanımınızla anlam vermişsiniz.Ortada tanım varken.

    Yazılmış senaryoyu yaşamak yada yaşamamak arasında senaryoyu bilmeyen için fark nedir?
    O zaten kendini iki durumda da özne sanır.

    • Ömer Ceran
      Cevapla

      Tanrı, Kuran’da net bir şekilde kendisini ayrı bir varlık olarak tanımlamıyor. Eğer bu şekilde olsaydı Tasavvuf diye bir bakış açısı olmazdı. Tüm doğu felsefelerindeki amaç da sistemle bir olmaktır. Tasavvuf’ta Fenafillah mertebesinde Tanrı’yla, Hinduizm’de Brahman’la bir olmak nihai hedeftir misal.
      Geleneksel bakış açısı ise Tanrı’yı ayrı bir varlık olarak konumlandırır. Sizin nihai gerçek olarak bahsettiğiniz bir yorumdur.

  • Yeşu
    Cevapla

    Geleneksel değil.Ayrı olmasıyla aynı olması arasına bağlantılı olması gibi üçüncü bir fikir koyalım masaya.
    Tanrı bizimle bağlantı halindedir bunun biçimi konusunda bir fikrim yok.mistik bir tecrübem de yok.
    Ama bir bağlantı var diyelim.tanrı var.evren var.
    Aralarında bir bağlantı var ki bu zaten aynı zamanda yaratma sebebi.tanrı evren değil yani.kurandan okuduğum anladığım kesinlikle tanrı evren değil.

    İşte doğu öğretileriyle ayrılan ve benim canımı sıkan nokta da bu.brahmanizmde islamla kesişen bazı şeyler buldum upanişadlarda.aynı eksende cümleler.
    Ama budizm,tao ve zen belirli bir noktadan sonra yani nirvana diyelim arzunun yokolması kişinin kendini akışa bırakmasında islamla farklılık var.farklılık tanrıyı evren olarak görmek yada görmemekle aynı eksende.

    İşin ben tanrıyım noktasına çıkması bana hakikat gibi gelmiyor.bu sebepten doğu felsefeleriyle ilgilenmeyi bıraktım.mistik tecrübe olmadan da anlamak olası değil zaten.tanrı olmadığımdan eminim ayrıca.

    Güzel blog.keyifli ve verimli.teşekkürler.

  • Yeşu
    Cevapla

    Tanrıyı anlamak=tanrıyla bir olmak=nefsi yoketmek ama bu tanrı olmak demek değil.
    Bu eşitlikte biz sisteme tanrı dersek eğer sistemle bütünleşmek=tanrılaşmak anlamına geliyor.
    Bu işte bana makul gelmiyor.

    İlk eşitlikte sorun yok ama ikincisi sıkıntı.

    Doğu felseleri de tasavvufla bu noktada ayrılıyor.

YORUM YAP

ARAYIŞ